Köşe YazılarıKültür Sanatyazarlar

İstanbul’a Sevda, Doğaya Hasret

Ah! Sevdalı olduğum İstanbul, ne de çok yoruyorsun insanı.. Kalkışından yatışına bitmiyor kalabalığın, işin, gücün.. Yine de bırakılamayacak kadar güzel geliyorsun insana.. Çikolata gibi belki, kilo yapsa da her gün yediğimiz.. Bağımlılık mı alışkanlık mı bir bilinmezsin içimde..

O yazları gittiğim köy ne çok da tüter oldu burnumda.. Pembe olmasa da rengi dışarıdan içeriye girmediğim ama baktığımda pembenin sıcaklığını hissettiren o ev..

O ağaçlar vardı ya tırmandığım, ellerimi dudaklarımı boyayan taflanlar… Dut ağaçlarında ne çok konaklardım o zamanlar. Herşey ellerimizle gelirdi sofraya.. Her sene bir kaç mısır eker, bir kaç fasulye ekerdim verimli toprağa. Sobada közlediğimiz patatesin tadı kaldı mı şimdilerde..

Armut ağacından düşünce dedem, nasılda koşusturmuştuk. Hani dut ağacına kurduğumuz salıncaktan sallandığımız da, tüm Giresun sahili ve dağları altımızda kalırdı.. Ne de yüksek ve ne de hızlı sallardık birbirimizi..

Kelebekleri yakalamaya çalıştığımda tuttuğum arının iğnesi, ne de yakmıştı serçe parmağımı, kaza işte.. Halacığım “cezalandırıldığımı” söylemişti. Yoğurttu ilacı acının.. Şimdilerde ilaçlar çeşit çeşit.. Arının yuvasına çomak soktuğumuzda nasıl kovalamıştı Canan ve Hakan’ı.. Ben görmemiştik yuvadan çıkan arıları, onlarda beni.. Canan’ın saçlarından temizlemek zor olmuştu arıları.. Hakan’ı bir süre görememiştik sonraları. Eve gidip saklandığımda, babannem “Onlar seni tanırlar, seni de sokarlar.” demişti de iki gün evin kapısını bile açtırmamıştım ya..

Haftada bir, tüm köyce kamyona toplaşır, uçurum kenarlarından Görele’ye alışverişe inerdik. Kamyon kasasında ayakta, yine durmayıp kollarımı uzatırdım dışarı, illa otlara doğru, muhakkak dikenlerin kollarımı sıyırması gerekirdi belki de.. Bir Giresun dondurmasıydı, alışverişin içimde ki anlamı, bardakta olacaktı muhakkak, her zaman ki herkesin yediği gibi.. Yalı’dan alınan bize has hafif tatlımsı poğacadan bir tane..

Çay makası ve sırtımız da küçük sepetimizle çay kesmeye giderdik.. Ben yine çekirgeleri kovalayacaktım ara ara.. Yeşil uzun çekirgeler, elimden zıplamalıydılar kaçmak için, sonraları kahverengi olanlar gözükmeye başladı, korkuturdu onlar beni.. Her yeşilliğin ardından deniz gözükürdü. Hafif rüzgar, çiseleyen yağmur, akşamları dut ağacı altında dostlarla çay sefaları..

Fındık baçelerinde az mı gülüştük, fındık toplarken.. O ısırganlar nasıl da yakardı bacaklarımızı, iğidin otunu ezer sürerdik kabaran yerlerimize.. Fındıkları sermek için 15-20 dakikada inerdik, hırçın Karadeniz sahiline.. Bir teyp müzik çalar, biz çocuklar oynardık, korna çalarak geçen arabaları taşıyan yolların kenarların da..

Sarı kız vardı, otlatmaya götürdüğümüz, boynunda çanıyla.. Yumurtlamasını her sabah elim açık beklediğim bir kaç tavuk.. Yumurta sadece benimdi, vermezdim kimseye.. Şaka sebebiydi bu ama ben yumurtayı alayım da şakalar yapılırsa yapılsındı ismime.. Böyle doğal yumurta bulur muyuz buralar da..

Elimle yediğim zeytinler için ne de azar işitirdim halamdan, babannem arka çıkardı her zaman.. Hala elimle zeytin yerim ara sıra..

Evin önünden bağırırdım, şimdi rahmetli olan dedeme, eko ile yankılanan sesime taa karşı köyden ses verirdi o zamanlar.. Şimdilerde çok ses var etrafta ve çok karışıyor birbirine..

Çocuklar seninle nasıl büyüyor İstanbul, Giresun gibi sıcaklık sarıyor mu kalplerini, doğanın verdiği o huzur ve neşeyi yaşatıyor musun onlara.. Derelerin üzerinde yalınayak dolaşabiliyorlar mı, stresin olmadığı bir yerin var mı çocuklara çocukluklarını yaşatan.. Elektronikten ve gürültüden uzaklaşıp koşabiliyorlar mı özgürce ağaçlar arasında, kaybolma korkusu olmadan.. Peki, sevda şehri İstanbul, yetiştirirken çocukları, güven veriyor musun annelerin yüreklerine..

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı

süratbet | süratbet giriş | suratbet | süratbet güncel giriş